25 Eylül 2014 Perşembe

Çeşme

Yağmurun havayı soğutamadığı bahar mevsimi başlamıştı. Yağmur damlaları toprakla buluşurken çıkan sese eşlik eden taptaze toprak kokusunu içine çekti. Kiremit kaplı gölgeliğin altından ilk kez görüyormuşçasına uzun uzun denizi izledi. Birkaç yaş gençleşmiş, fazla kilolarından kurtularak daha da gençleşmeye karar vermişti.
Yaşlı ud hocasının sesiyle irkildi. Neredeyse unutmuştu hocanın orada olduğunu. Hocanın uzattığı kadehi aldı, ağzına götürmeden korkuluğun üzerine bıraktı. Ege Denizi'ne batan güneş kadehteki şarabın bordoya çalan kırmızısıyla oyunlar oynuyordu. Oyun hoşuna gitmiş olmalı ki kadehi hafifçe döndürüp şarapta küçük bir girdap oluşturdu.
Ateşi denizin içinde sönerken güneş denize damla damla kanıyor, Çeşme'den Sakız Adası'na kanla boyanmış bir yol gidiyordu. Gözleriyle okşadı ilkbaharın zavallı güneşini ve gözleriyle baktı denize akan kanının tuzlu tadına. O kırmızı yolda paçalarını sıvamadan, yürüyüp geçti karşı kıyıya. Buzuki sesinin çığlığıyla bir tel koptu yüreğinden.
Gözlerini sımsıkı kapattı. Sanki göz kapaklarındaki karanlık perdede bir filmi tekrar izlemek ister gibi. Ya da gözlerini kapatınca ağzını açıp birşeyler söyleyebilecekmiş gibi. Dudaklarını aralayabilse, boğazında düğümlenen her kelimeyi anlatacaktı. Konuşmasını önleyen el, boğazını sıkar gibiydi. İnsan kimi zaman kendine bile itiraf edemediklerini içine gömer de gömülenlerin topraktan fışkırmasını yine kendi elleri boğazını sıkar gibi engeller. 
Bir sarı bukle geçti göz kapağındaki perdeden. Bir çift gamze belirdi gülümseyen dudakları biraz uzağında sınırlayan. Perdede görüntü netleşse de kelimelere dökülmedi senaryo. 
Hayatta hiç bir kadından bu kadar etkilenmemişti. Karısından bile. Onun boynuna telem gibi sarılan ve kelimeleri boğazına hapseden de buydu. 
Boyama kitabını, çizgilerin dışına hiç taşmadan renklendirmişti çocukken. Gençliği de kendisine çizilen rotadan hiç ayrılmadan geçti. 
Mesleği belliydi. Ailesinin erkekleri beş kuşaktır aynı işi yaparlardı. Babası, babasının babası, onun da babası, hep aynı yerde yaşamış, aynı yerde çalışmışlardı. Bir an aile ağacını yukarıdan aşağıya saydı. Bu nasıl bir gariplik? Ömer dededen beri beş nesil her babanın en az bir oğlu olmuş. Sonra kendine güldü. Baba tarafından kaç kuşak büyük babana gidersen git, hep bir baba olacaktır. O babadan kendine doğru gelirsen, hep bir erkek çocuk ile karşılaşırsın. Bunun neresi garip? Garip olan, Ömer deden beri her kuşağın kadın hastalıkları ve doğum uzmanı olması. 
Ömer dededen beri ailedeki her kadın doğumcu, Karşıyaka yalısında aynı muayenehanede çalışmışlardı. Kurallar hiç değiştirilmemiş, her bir kadın doğumcunun eşi ebe olmuştu. Kendisine çizilen yolda dosdoğru yürüyen Erdal, yazılı olmayan bu aile kurallarını uygulamış ama ilk defa birine karısından daha büyük bir tutku ile bakakalmıştı.
On yıldır hastalar görür, hasta yakınları ile konuşur, zaman zaman samimi bir omuz olup dert dinlerse de yüksek duvarlarını hiç bir zaman indirmezdi. Bu defa çok farklı gelişti her şey. Onlarca defa gördüğü, gebeliğinin başından beri iki aydır daha sık karşılaştığı hastası ile birlikte gelen kız kardeşi hastadan daha fazla ilgilendirmişti onu. Tanımlanamaz bir şeyler vardı durumda. Kalbini limana bağlayan zincirler kırılmış, açık denizlerin çağrıları onu delicesine bir yolculuğa çağırıyordu. 
Sibel, bir arkeologdu. O narin ellerle nasıl kazı yapılıyor, o korent sürunu gibi bacaklar nasıl kazı alanlarını adımlıyor orasını pek çözememişti. Ama kısa konuşmadan onun Ege Üniversitesi'nde öğretim üyesi olduğunu öğrenebilmişti. 
Bunların hepsi perdede bir sessiz film gibi oynamış ama izleyicisiz filmin yönetmeni bile yaptığı çekimlerin altına adını yazmaya cesaret edememişti.